17 Ocak 2011 Pazartesi

bana oradan bir kilo empati lütfen

İnsanı hiç de şikayetçi olmayacağı bir döngünün içine sokabilecek bir hadisedir bu empati, aslında hadise de değildir ama "his" hiç değildir, eylem olma vasfı taşımadığı ise zaten ayan beyan ortadadır, öyle şekilsiz ama sempati kelimesine olan yakınlığıyla tanınan bir davranış modelidir işte.

Empati için öncelikle birden fazla insana ihtiyaç vardır ki bu insanlardan biri veya birkaçı anlaşılan diğeri/diğerleri de anlayan olarak konumlanacaktır, böylelikle "empati"yi "dansa davet" gibi bir oyun olarak algılamak da mümkün olacaktır.

Empati yapma/kurma aşamasında olan kişi yani "anlayan" karşısındakine yani "anlaşılan"a hint şarkıları eşliğinde konsantre olmak, bazı bazı kafasını öne doğru eğip gözlerini kısarak bakmak, elim sende diyerek vurup kaçmak, ensesine temiz bir tokat patlatmak, karşısında amuda kalkmak gibi eylemlerde bulunabilecektir, bu yadırganmamalıdır, her "anlayan"ın farklı bir tarzı olabilir.

Empati safhasına gelindiğinde ise "anlayan" yukarıdaki eylemlerin herhangi biri veya daha eli yüzü düzgün işler yapmak suretiyle iletişimde bulunduğu kişinin duygularını anlamaya çalışacak ve eşek değil ya başaracaktır. Bu başarıyla birlikte fonda müslüm gürses şarkıları veyahut bağlama sesi ile birlikte gerçekler gözün önünde uzun atlama yarışına geçecekler ve "anlayan"ın vicdanı kağıt kesiğine maruz kalmışcasına sızlayarak "anlaşılan" ile iletişiminde etken olarak rol aldığı her evrede yaptıkları, söyledikleri, söyleyecek olup da unuttukları metrajı fazla kaçmış kısa film şeridi gibi tura çıkacaktır. Bu aşamadan sonra olayları karşı pencereden görmeye başlayacak olan "anlayan" için gördüğü manzara ise tümden kafasını karıştıracaktır. Zira, karşı pencereden herşey ne kadar da "bardak dolu"dur, oysa kendi penceresinden baktığında "bardak tamamen boş" idir, bir dakika bir dakika burada kime haksızlık yapılmaktadır?

"Anlayan" kendisini "anlaşılan"ın yerine koyduğu için bu sefer de "anlaşılan"ın gözüyle kendisini anlamaya çalışmış ve bütün rolleri birbirine karıştırdığı yetmiyormuş gibi bir de gördükleri karşısında şoka uğrayarak tedirginlik yaratmıştır. Dolayısıyla, "anlayan" ufak bir döngüyle kendisini, kendisinin yerine koymaya çalışırken bulmuş ve soluğu aynanın karşısında alarak kendinden güzel olup olmadığını sorgulamaya başlamıştır. Bu trafiğin her iki yönde akıcı olarak sonsuza dek sürmesi mümkün olduğundan "hızır idi yunus idi" riskine karşı döngüyü burada kesmenin doğru olacağı kanaatindeyim.

Olayı bir örnekle de perçinlemek gerekirse;
Hasta olan "anlayan" etrafındakilere kaprisleriyle kök söktürmekte, özcan deniz-illallah.mp3 moduna sokup sokup çıkarmakta iken birden elektrik çarpmışcasına titrer ve kendisine çorba yedirmeye çalışırken, hapşırık tozu yutmuş fil gibi hapşırmalarına maruz kalarak çorbayla banyo yapmak zorunda kalan anneciğine/sevdiceğine bakarak sarmaşık gülleri'ndeki hülya koçyiğit hüznüyle dolar, hapşırmayı keser (vay adi bilerek yapıyormuş demek) ve en az sevdimseni.com sitesindeki ışıklı gifler kadar sevgi pıtırcığı bir hale bürünür. Ancak bir süre sonra bu sevgi pıtırcıklığı halinin karşı tarafta nasıl bir gevşemeye, "nane limonu da kalk kendin yap, ölmezsin ya" üşengeçliğine yol açtığını görür ve saatte 180 km'lik bir hızla 180° dönerek, halini görüp derin acılara kapıldığı kendinin aslında yaptıklarında ne kadar haklı olduğunu anlar.

İletişim ve etkileşimin sağlıklı olması temenni ediliyor ise empati kurmanın bir gereklilik olduğu açık olsa da bu anlama sürecinin kişinin kendisini unutacak raddeye varmasının sağlıksız olduğu ortadadır. Sürekli olarak karşısındaki insanın duygularını düşünerek yaşayan bir insanın ne kadar iyi bir insan olduğuna ilişkin methiyeler düzülebilecek de olsa, bu kişinin bir süre sonra tamamen başkalarını anlama ve mutlu etmeye (en azından mutsuz etmemeye) odaklı hali nedeniyle kendi şahsına sırt çevireceği kuşkusuz olup, ikinci plana attığı kendini toparlaması çok daha uzun zaman alacaktır.

Dolayısıyla, empati gerçekten ölçüsü iyi ayarlanması gereken bir davranış modelidir, manavdan soğan alıyormuş gibi bir hale bürünmenin kimseye faydası olmayacaktır. Zira, empati kurmak aslında, kişinin bir başkasının hissettiklerini de yüklenmek suretiyle o başkasına yapabileceği en büyük iyiliklerden, kendisine de yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir.


10 Ocak 2011 Pazartesi

evlenmeden olmaz


Ama evlenince nasıl oluyor kısmı tam bir muamma.

Her ne kadar günümüzde evliliğe karşı olup, birlikte yaşamayı tercih etmek bir nevi özgürlüğünden vazgeçmeme ile toplumun öngördüklerine baş kaldırma simgesi haline gelmiş olsa da pratik anlamda ikisinin herhangi bir fark taşıdığını söylemek mümkün değildir. Sonuçta, her ikisinin de iki bireyin birlikte bir yaşam sürmek adına "ben"lerinden bir şekilde vazgeçip "biz" olabilme adına verdiği tavizlerden kurulu bir düzen olduğu söylenebilir. Ancak, söz konusu tavizlerin hangi tarafın "kesesine bereket" olacağı noktasına gelindiğinde ufaktan tehlike çanlarının çalmaya başladığı da bir gerçek.

Birlikte yaşamak fiilini bir kenara bırakıp, salt evlilik açısından durumun nasıl tezahür edeceğine bakarsak biraz ürpetici bir gerçekle karşılaşmamız olası : "evinin kadını, çocuklarının anası olmak/iyi aile babası olmak". Keza, bu sıfatların ağırlığı altında ezilip gittikçe,"yükselen biz değiliz bak alçalan benlikler" nidalarının atılmaya başlanma olasılığı bir hayli yüksek.

Evliliğin bu "vazgeçme" misyonunu fazlasıyla, en birinci olarak tamamladığı düşünen erkek cinsi, dişilerine bu vazgeçme yolunda yaptıkları teklifi adeta hamdi bey'in teklifi olarak görmekte, adeta "yokum" dese de iş "kutu"ya gelene kadar idare etsek çakallığıyla hadiseye yaklaşmaktadır. Karşı cins eleştirilerinin "ergenus" psikolojisiyle en uzağa pratik ve teorik olarak kimin işeyeceği ortada iken "önemli olan katılıp kendini göstermekti" mantığıyla yapılmasından rahatsız bir insan olsam da atalarının kendilerine bahşettikleri genler nedeniyle "evlilik" lafıyla birlikte kuyruğu kesilmiş kertenkeleye dönen erkekleri hem sevip hem yermek gerekebiliyor.

Evlilik ile birlikte tüm hayatının değişeceğini ve odak noktasında sapmalar oluşacağını düşünen erkek bu kararı ömrü boyunca alıp alabileceği en büyük kararlardan biri olarak görmek suretiyle kendisini strese soktuğundan, karşısındakine bu durumu had safhada yansıtarak, konuyu adeta bir "lütuf" mertebesine ulaştırabilmektedir. Ancak ve ancak, kendisinden "bu derece" taviz vererek lütufta bulunan erkeğin evlilik içerisindeki rol dağılımında bu kadar cömert davranmayacağı ise bir sonraki dersin konusu olmasına rağmen sınavda çıkacaktır.

Kadın ise, evlenilme ihtiyacı içerisinde olan aksi takdirde toplum tarafından çeşitli yakıştırmalara tabi tutulup parmakla gösterilecek, gerekirse turşusu kurulup bir afiyetle yenecek insan evladı olduğundan bu lütufa karşı koyacak değildir elbette. Yalnız, kadının bu derece büyük bir minnet altında bulunmasını yeterli görmek hiç adil olmadığından, kadının eşinin istek, öneri, arzu, emir, keyif vs. gibi bütün tatmine yönelik hissiyatlarına maddi ve manevi hizmet etmesi lazım gelmektedir.

Kadın, eşi isterse işini bırakacak, kabul ettirebilirse işine gidecek ama kesinlikle ve kesinlikle eşi işten gelince eşinin karnını doyuracak, masajlarla eşinin yediklerini sindirmesini sağlayacak, gerekirse kedi gibi göbeğini sıvazlayarak gazını çıkarttıracak kikirdeyerek, eşinin derdi varsa dinleyecek ama eşi yorgun olup dinleyemeyeceğinden kendisi pek fazla konuşmayacak- mimiklerini kullanması yeterlidir-, eşinin istediği programı pür dikkat izle... mese de olur o sırada çeşitli ikramlarda bulunması bundan çok daha mutlu edecektir zira, temizlik ve ütü gibi gereksinimler çoktan halledilmiş olduğu için bunun konusunun dahi geçmesini sağlamayacak, yatma vakti geldiğinde ise tüm gün çok yorulduğu için artık keyif yapması gereken eşine karşı bütün maharetlerini gösterecek, gerekirse duvarları yırtacak, boruya tırmanacak, ttaklacı güvercinlere taş çıkartacak, sabah erkenden kalkıp kahvaltısını hazırlayacak, elleriyle yedirecek yiğidine... ama herşeyden önce sürekli lastiği gevşemiş gibi gülümseyecek, bakımlı olacak bir kere zaten kadın dediğin, tuvaleti temizledikten sonra adriana lima'ya.... hadi hiç olmadı erkek ayfer'e benzemeyecek en azından.

Evet, kadın sürekli minnetini belli edecek eşine, kendisiyle evlenerek ne büyük bir lütufta bulunduğunu düşünecek sürekli eşinin, daha fazla didinecek, çocuk yapacak, geyşa olacak, sosyal olacak, sessiz olacak, seksli olacak, kocasından daha az ama diğer herkesten daha zeki olacak, anlayış ve sabırda peygamber gibi olacak, olacak ki kendisine yapılan iyiliğin karşılığını bir nebze olsun verebilsin. Erkeğiyle evlenme şansına erişebildiği için yatsın kalksın, çiçeğe böceğe, dağa kaçan tavşana, gerileyen Merkür'e anlatsın mutluluğunu..

Adamlar haklı, evlilik onlar için gerçekten çok zor, evlilikten kaçmayıp da ne yapsınlar?