17 Ocak 2011 Pazartesi

bana oradan bir kilo empati lütfen

İnsanı hiç de şikayetçi olmayacağı bir döngünün içine sokabilecek bir hadisedir bu empati, aslında hadise de değildir ama "his" hiç değildir, eylem olma vasfı taşımadığı ise zaten ayan beyan ortadadır, öyle şekilsiz ama sempati kelimesine olan yakınlığıyla tanınan bir davranış modelidir işte.

Empati için öncelikle birden fazla insana ihtiyaç vardır ki bu insanlardan biri veya birkaçı anlaşılan diğeri/diğerleri de anlayan olarak konumlanacaktır, böylelikle "empati"yi "dansa davet" gibi bir oyun olarak algılamak da mümkün olacaktır.

Empati yapma/kurma aşamasında olan kişi yani "anlayan" karşısındakine yani "anlaşılan"a hint şarkıları eşliğinde konsantre olmak, bazı bazı kafasını öne doğru eğip gözlerini kısarak bakmak, elim sende diyerek vurup kaçmak, ensesine temiz bir tokat patlatmak, karşısında amuda kalkmak gibi eylemlerde bulunabilecektir, bu yadırganmamalıdır, her "anlayan"ın farklı bir tarzı olabilir.

Empati safhasına gelindiğinde ise "anlayan" yukarıdaki eylemlerin herhangi biri veya daha eli yüzü düzgün işler yapmak suretiyle iletişimde bulunduğu kişinin duygularını anlamaya çalışacak ve eşek değil ya başaracaktır. Bu başarıyla birlikte fonda müslüm gürses şarkıları veyahut bağlama sesi ile birlikte gerçekler gözün önünde uzun atlama yarışına geçecekler ve "anlayan"ın vicdanı kağıt kesiğine maruz kalmışcasına sızlayarak "anlaşılan" ile iletişiminde etken olarak rol aldığı her evrede yaptıkları, söyledikleri, söyleyecek olup da unuttukları metrajı fazla kaçmış kısa film şeridi gibi tura çıkacaktır. Bu aşamadan sonra olayları karşı pencereden görmeye başlayacak olan "anlayan" için gördüğü manzara ise tümden kafasını karıştıracaktır. Zira, karşı pencereden herşey ne kadar da "bardak dolu"dur, oysa kendi penceresinden baktığında "bardak tamamen boş" idir, bir dakika bir dakika burada kime haksızlık yapılmaktadır?

"Anlayan" kendisini "anlaşılan"ın yerine koyduğu için bu sefer de "anlaşılan"ın gözüyle kendisini anlamaya çalışmış ve bütün rolleri birbirine karıştırdığı yetmiyormuş gibi bir de gördükleri karşısında şoka uğrayarak tedirginlik yaratmıştır. Dolayısıyla, "anlayan" ufak bir döngüyle kendisini, kendisinin yerine koymaya çalışırken bulmuş ve soluğu aynanın karşısında alarak kendinden güzel olup olmadığını sorgulamaya başlamıştır. Bu trafiğin her iki yönde akıcı olarak sonsuza dek sürmesi mümkün olduğundan "hızır idi yunus idi" riskine karşı döngüyü burada kesmenin doğru olacağı kanaatindeyim.

Olayı bir örnekle de perçinlemek gerekirse;
Hasta olan "anlayan" etrafındakilere kaprisleriyle kök söktürmekte, özcan deniz-illallah.mp3 moduna sokup sokup çıkarmakta iken birden elektrik çarpmışcasına titrer ve kendisine çorba yedirmeye çalışırken, hapşırık tozu yutmuş fil gibi hapşırmalarına maruz kalarak çorbayla banyo yapmak zorunda kalan anneciğine/sevdiceğine bakarak sarmaşık gülleri'ndeki hülya koçyiğit hüznüyle dolar, hapşırmayı keser (vay adi bilerek yapıyormuş demek) ve en az sevdimseni.com sitesindeki ışıklı gifler kadar sevgi pıtırcığı bir hale bürünür. Ancak bir süre sonra bu sevgi pıtırcıklığı halinin karşı tarafta nasıl bir gevşemeye, "nane limonu da kalk kendin yap, ölmezsin ya" üşengeçliğine yol açtığını görür ve saatte 180 km'lik bir hızla 180° dönerek, halini görüp derin acılara kapıldığı kendinin aslında yaptıklarında ne kadar haklı olduğunu anlar.

İletişim ve etkileşimin sağlıklı olması temenni ediliyor ise empati kurmanın bir gereklilik olduğu açık olsa da bu anlama sürecinin kişinin kendisini unutacak raddeye varmasının sağlıksız olduğu ortadadır. Sürekli olarak karşısındaki insanın duygularını düşünerek yaşayan bir insanın ne kadar iyi bir insan olduğuna ilişkin methiyeler düzülebilecek de olsa, bu kişinin bir süre sonra tamamen başkalarını anlama ve mutlu etmeye (en azından mutsuz etmemeye) odaklı hali nedeniyle kendi şahsına sırt çevireceği kuşkusuz olup, ikinci plana attığı kendini toparlaması çok daha uzun zaman alacaktır.

Dolayısıyla, empati gerçekten ölçüsü iyi ayarlanması gereken bir davranış modelidir, manavdan soğan alıyormuş gibi bir hale bürünmenin kimseye faydası olmayacaktır. Zira, empati kurmak aslında, kişinin bir başkasının hissettiklerini de yüklenmek suretiyle o başkasına yapabileceği en büyük iyiliklerden, kendisine de yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir.


10 Ocak 2011 Pazartesi

evlenmeden olmaz


Ama evlenince nasıl oluyor kısmı tam bir muamma.

Her ne kadar günümüzde evliliğe karşı olup, birlikte yaşamayı tercih etmek bir nevi özgürlüğünden vazgeçmeme ile toplumun öngördüklerine baş kaldırma simgesi haline gelmiş olsa da pratik anlamda ikisinin herhangi bir fark taşıdığını söylemek mümkün değildir. Sonuçta, her ikisinin de iki bireyin birlikte bir yaşam sürmek adına "ben"lerinden bir şekilde vazgeçip "biz" olabilme adına verdiği tavizlerden kurulu bir düzen olduğu söylenebilir. Ancak, söz konusu tavizlerin hangi tarafın "kesesine bereket" olacağı noktasına gelindiğinde ufaktan tehlike çanlarının çalmaya başladığı da bir gerçek.

Birlikte yaşamak fiilini bir kenara bırakıp, salt evlilik açısından durumun nasıl tezahür edeceğine bakarsak biraz ürpetici bir gerçekle karşılaşmamız olası : "evinin kadını, çocuklarının anası olmak/iyi aile babası olmak". Keza, bu sıfatların ağırlığı altında ezilip gittikçe,"yükselen biz değiliz bak alçalan benlikler" nidalarının atılmaya başlanma olasılığı bir hayli yüksek.

Evliliğin bu "vazgeçme" misyonunu fazlasıyla, en birinci olarak tamamladığı düşünen erkek cinsi, dişilerine bu vazgeçme yolunda yaptıkları teklifi adeta hamdi bey'in teklifi olarak görmekte, adeta "yokum" dese de iş "kutu"ya gelene kadar idare etsek çakallığıyla hadiseye yaklaşmaktadır. Karşı cins eleştirilerinin "ergenus" psikolojisiyle en uzağa pratik ve teorik olarak kimin işeyeceği ortada iken "önemli olan katılıp kendini göstermekti" mantığıyla yapılmasından rahatsız bir insan olsam da atalarının kendilerine bahşettikleri genler nedeniyle "evlilik" lafıyla birlikte kuyruğu kesilmiş kertenkeleye dönen erkekleri hem sevip hem yermek gerekebiliyor.

Evlilik ile birlikte tüm hayatının değişeceğini ve odak noktasında sapmalar oluşacağını düşünen erkek bu kararı ömrü boyunca alıp alabileceği en büyük kararlardan biri olarak görmek suretiyle kendisini strese soktuğundan, karşısındakine bu durumu had safhada yansıtarak, konuyu adeta bir "lütuf" mertebesine ulaştırabilmektedir. Ancak ve ancak, kendisinden "bu derece" taviz vererek lütufta bulunan erkeğin evlilik içerisindeki rol dağılımında bu kadar cömert davranmayacağı ise bir sonraki dersin konusu olmasına rağmen sınavda çıkacaktır.

Kadın ise, evlenilme ihtiyacı içerisinde olan aksi takdirde toplum tarafından çeşitli yakıştırmalara tabi tutulup parmakla gösterilecek, gerekirse turşusu kurulup bir afiyetle yenecek insan evladı olduğundan bu lütufa karşı koyacak değildir elbette. Yalnız, kadının bu derece büyük bir minnet altında bulunmasını yeterli görmek hiç adil olmadığından, kadının eşinin istek, öneri, arzu, emir, keyif vs. gibi bütün tatmine yönelik hissiyatlarına maddi ve manevi hizmet etmesi lazım gelmektedir.

Kadın, eşi isterse işini bırakacak, kabul ettirebilirse işine gidecek ama kesinlikle ve kesinlikle eşi işten gelince eşinin karnını doyuracak, masajlarla eşinin yediklerini sindirmesini sağlayacak, gerekirse kedi gibi göbeğini sıvazlayarak gazını çıkarttıracak kikirdeyerek, eşinin derdi varsa dinleyecek ama eşi yorgun olup dinleyemeyeceğinden kendisi pek fazla konuşmayacak- mimiklerini kullanması yeterlidir-, eşinin istediği programı pür dikkat izle... mese de olur o sırada çeşitli ikramlarda bulunması bundan çok daha mutlu edecektir zira, temizlik ve ütü gibi gereksinimler çoktan halledilmiş olduğu için bunun konusunun dahi geçmesini sağlamayacak, yatma vakti geldiğinde ise tüm gün çok yorulduğu için artık keyif yapması gereken eşine karşı bütün maharetlerini gösterecek, gerekirse duvarları yırtacak, boruya tırmanacak, ttaklacı güvercinlere taş çıkartacak, sabah erkenden kalkıp kahvaltısını hazırlayacak, elleriyle yedirecek yiğidine... ama herşeyden önce sürekli lastiği gevşemiş gibi gülümseyecek, bakımlı olacak bir kere zaten kadın dediğin, tuvaleti temizledikten sonra adriana lima'ya.... hadi hiç olmadı erkek ayfer'e benzemeyecek en azından.

Evet, kadın sürekli minnetini belli edecek eşine, kendisiyle evlenerek ne büyük bir lütufta bulunduğunu düşünecek sürekli eşinin, daha fazla didinecek, çocuk yapacak, geyşa olacak, sosyal olacak, sessiz olacak, seksli olacak, kocasından daha az ama diğer herkesten daha zeki olacak, anlayış ve sabırda peygamber gibi olacak, olacak ki kendisine yapılan iyiliğin karşılığını bir nebze olsun verebilsin. Erkeğiyle evlenme şansına erişebildiği için yatsın kalksın, çiçeğe böceğe, dağa kaçan tavşana, gerileyen Merkür'e anlatsın mutluluğunu..

Adamlar haklı, evlilik onlar için gerçekten çok zor, evlilikten kaçmayıp da ne yapsınlar?




23 Aralık 2010 Perşembe

ben güzelden anlarım


"Mühim olan iç güzelliği" söyleminin, iç güzelliğinin idrak edilebilir duruma geldikten sonra dış güzelliğin algıda seçiçilikteki yerini yavaşça yitirmesiyle birlikte geçerlilik kazanacağını söylenebilir. Bir başka deyişle, bir insanın etkileşimde bulunduğu kişiler açısından şahsiyet bazında inceleme yapmasından evvel ilk dürtüsünün "ye kürküm ye" etrafında konuşlandığı ve fakat nice fikir alışverişlerinin görsel arz-talep dengesini bozması sonucu fiziksel görünüşün dikkat toplayıcılığı veyahut dağıtıcılığında azalma meydana gelmektedir. Bu azalmanın bir şekilde insani ilişkiler bakımından eksen kaymasını önlemek açısından önem arz ettiğini söylemek doğru olsa da bu etkinin çirkini güzel yapmasa da çirkinliğini gizleyen pozitif etkisinin yanında, güzelin fiziksel üstünlüğüne olumsuz etkisini de göz ardı etmemek gerekir. (bkz: çirkin ama kafa kız vs. güzel ama aptal kız)

Konuyu karşı cins çekiciliği bakımından irdelemek gerekirse, klişe bir sözcükle ama tam anlamıyla yukarıda anlatılana paralel olarak "ulaşılabilirlik" kavramından hareket etmek doğru olacaktır. Şöyle ki; herhangi bir şekilde iletişim kurulması mümkün olmayan bir karşı cinsin etrafa yaydığı sinyallerin bu kişiyle muhabbet edilebilir konuma gelindiğinde had safhaya ulaştığı, ilerleyen evrelerde ise bu sinyallerin normal seviyesine döndüğünü söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Zira, ilgi çekicilikteki temel öğe "merak uyandırma" olduğundan, bu merakın giderilmesiyle birlikte hissiyat seviyesinin normale dönmesi söz konusu olacaktır. Bu durumda ya ilginin başka bir yöne kayması ya da azalması gibi yadsınamaz bir gerçekle karşı karşıya kalınacaktır ki bu da ikili ilişkilerin yürütülmesinde psikolojik faktörlerin önemi başlığı altında ayrıca incelenebilecek bir husustur. (bkz: aşkıııam beni artık güzel bulmuyor musuaaan)

Yine aynı şekilde, kişilerin ünlülere duyduğu ve kimisinde doruk noktalara çıkan beğenileri bu bağlamda incelemek mümkündür. Hatta, şöhret bir yana popülaritenin kendisi bizatihi beğeniler üzerinde döviz paritesi benzeri değişkenlik yaratmaktadır. Örneğin, fiziksel güzelliği ortalama seviyelerde olan bir insanın birçok kişi tarafından tercih edilebilir durumda olması üst seviyelerdeki bir insana oranla çok daha beğenilmesine yol açacaktır. (bkz: okulun en popüler insanıyla birlikte olmak)

Formülize etmek gerekirse; "popülarite*güzellik = beğeni" durumu söz konusu olacağından popülarite değişkeninin artması veya azalmasıyla birlikte beğeni miktarı da artacaktır. Bu durumu da bir insanın popüler olmasının ardındaki nedenleri merak eden bilinçaltımızın o insana dair yarattığı bu gizeme kapılması ile açıklayabileceğimizi düşünüyorum. (bkz: bu kız/çocukta ne var?)

Ünlüler açısından ise bir kişinin varlığının tarafımız açısından somutlaşmadığı, erişilebilir olmadığı gerekçeleriyle büyülü bir dünyaya hapsederek bu duruma geldiğimiz söylenebilir. Ancak, ünlülerin konumuyla ilgili diğer bir handikap ise "durumsal güzellik" olarak ifade etmeyi tercih ettiğim kavramdan kaynaklanmaktadır. (bkz: var mısın, yoksun?)

Durumsal güzelliğin sadece ünlüler açısından değil diğer kişiler açısından da son derece etkisi bulumaktadır. Birkaç örnekle netleştirmek gerekirse çoğumuzun görmekten bıktığı kara yağız yurdum delikanlılarından biri olan Kenan İmirzalıoğlu'nun genel olarak karizmatik rollerle karşımıza çıkması sonucu algılarımıza tecavüz edildiği, beyaz bir Şahin içerisinde rastlaşılsa "ıyy kıroo viyyyrenç" şeklinde yaklaşılabilecek Christiano Ronaldo'nun yakışıklı erkekler sıralamasında tepelere oynaması, yüzü gözü balon gibi şiş olan Almancı aksanıyla mahallemizin kızı olan Hadise'nin erkeklerin salyalarını akıtması gibi örnekler yerinde olacaktır. Bu insanlar ve gibilerinin normal hayatta herhangi biri olarak aramızda bulundukları takdirde şu an yarattıkları etkinin onda birini yaratamayacak olmaları zihnimizin bize oynadığı bir oyundan başka birşey değildir amma velakin kontrol edebilmek de pek mümkün değildir. (bkz: sokakta yanımdan geçse dönüp bakmam)

Herhangi bir şekilde şan şöhret sahibi olmayan bir insanın ise bulunduğu konuma göre "güzelleşmesi" son derece olağandır. Mesela, tam da aklımdakileri karşılayan bir biçimde how i met your mother dizisinin bölümlerinden birinde "Robin" isimli karakterin "Barney" isimli karaktere barmaid konumundaki kızın yalnızca orada bulunmasından dolayı ilgi çektiğini iddia etmesi üzerine, kısa bir süreliğine kızın yerine geçmesi ve tüm ilgiyi üzerinde toplaması ve ardından barın arkasından kovulup eski konumuna geri döndüğünde ise herkesin bir anda ilgisinin kaybolması hikayesiyle bu durum resmedilmişti. (bölümde bu duruma bir isim verilmişti ama hatırlayamıyorum "durumsal güzellik" oradan çağrışım olabilir) Dolayısıyla, yine bir insanın güçlü, başarılı vs. gözüktüğü durumlarda göze daha bir hoş geldiği, üzerinde adeta spot ışıklarının toplandığı açıktır. (bkz: hostes sevdası)

Son olarak toparlamak gerekirse, algılarımızın bu derece dış ve dış etkenlerle bezenmiş içsel etkilerle şekillendiği düşünüldüğünde şu şekilde düşünülebilir: güzellik görecelidir, evet ama kime göre değil, neye göre?

6 Aralık 2010 Pazartesi

bilinç güncesi demişim de adına...


Bir zamanlar -ki bu zamanlar bir zamanlar olacak kadar uzak değil de kanunların sadeleşmesine karşı çıkıp da ağdalı Türkçe hayranlığıyla Bülent Ersoy'a rakip olma yolunda ilerlediğim üniversite yılları olmakta- manadan çok şekle önem vererek "ne diyorsun kardeşim" tepkilerine göğüs germeyi gurur addetmiş ve böyle bir şey yazmışım. Yazının gitmeyişatına baktığımda satırlar boyunca bitmeyişatına şahit olduğum cümleleri terkettiğimi görerek bunun v.2.0 olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim ki v.1.0'ın evlat olsa çekilmeyeceği iyice anlaşılsın.

"Bilinçaltı kıpraşımlarımı bilinçsel stabilizasyon ile engellemeye çalıştığımdan olsa gerek aklım sürekli bir devri daim içerisinde. Bundan mütevellit, kevgirden geçirilmiş düşüncelerimi zikr-i ziyan eylemememle birlikte tortulaşma da baş göstermekte. Ne var ki, betimlemeyi baz alan ve bu temel etrafında konuşlanan dünya klasiklerine sırtımı dönmeme rağmen aynı usule başvurmaktan kaçınmıyor olmam kendime dair çelişkilerden biri olsa da çelişkileri ve hatta ikilemleri zihinsel koşu bandı saydığımdan cihetle formsuz zekaya dair korku barındırmamaktayım.

Fikirlerim, içgüdülerim karşısında, olanca canlılığıyla hayatıma etki etmekte, bu sebeple mikrofon yutmuş beynim bünyemi abluka altına almaktadır."

25 Kasım 2010 Perşembe

sorular ışığında adım adım cinnet

Her ne kadar "Türk insanı şöyle, biz Türkler böyle", "ay Türk insanının iki kulağı var ne banal" şeklinde yaklaşım sergileyenleri sessiz ve derinden tenkit ve de tehdit ediyor olsam da ecnebilerle iletişimim sınırlı mecra ve zaman dahilinde gerçekleştiğinden en yakın sosyal gözlem merkezi olan ca(ğ)nım ülkem üzerinden "vurun kahpeye" fiilini gerçekleştirmek istiyorum.

Bu bitmek bilmeyen girizgahtan sonra konuya girmek gerekirse, güzide insanlarımızın soru sorma ve meraklarını giderme konusundaki obezlere taş çıkartacak açlıkları düşünüldüğünde formspring in bunu bastırmaları için adeta gökten zembille inmiş bir site, bir lütuf, bir kapı, bir Allah'ım sana geliyorum olduğunu söyleyebiliriz. Evet, Türk insanı sorar;

1-Kaç yaşındasın?
18-30 yaş arası iseniz gelmesi muhtemel diğer soru: okuyor musun çalışıyor musun?
a) Okuyorsanız; Hangi okula gidiyorsun, bölümün ne, ailen de burada mı, derslerin iyi mi, kendi isteğinle mi seçtin, bitirince ne olacaksın, ben sormaya devam edersem hayattan soğuyup bırak okulu yaşamaktan dahi vazgeçer misin?
b) Çalışıyorsanız; Ne iş yapıyorsun, iş yerin nerede, memnun musun, ne kadar maaş alıyorsun, bundan 2-3-5-10 sene sonra da böyle mi devam edeceksin, (yaşa göre) ben eltimgillere giderken iş çıkışı toplu taşımada rastlaştırsak bana yer verirsin değil mi evladım, canım evladım, zanim evladim?

2- Evli misin, bekar mı?
Genel olarak 20-40 yaş arasına yöneltilen bu sorunun cevabına göre şekillenecek yeni sorular:
a) Evliyseniz; Kaç senedir evlisiniz, nasıl tanıştınız, kavga ediyor musunuz (höh), çocuğunuz var mı?
Çocuğunuz olup olmamasına göre yine sorular ikiye ayrılır;
a1) Çocuk sahibi olmayı düşünüyor musunuz, çocuk olmadan olmaz hem geç kalmayın pardon kaç yaşındaydınız (eyvah başa dönüyor, kaç)
a2) Çocuğunuz kaç yaşında (şair burada gelebilecek yeni soruların farkında), okuyor mu, sünnet oldu mu, büyüyünce ne olacak, amcalara gösteriyor mu, sahip çıkmazsanız dansöz olabilme ihtimali var mı?
b) Bekarsanız; Sevgiliniz var mı? (en kilit soru)
b1) Varsa; Ne zamandır birliktesiniz (sanırsın ki tarihçi, kronoloji biliminin duayeni), nişanlı mısınız, evlenmeyi düşünüyor musunuz, sevgiliniz kaç yaşında, ne iş yapıyor (burada soruların ikiye katlanması riski var, aman dikkat), aşk ne güzel şey değil mi?
b2) Yoksa; Neden yok (burada kahkaha atabiliyorsunuz), ne zamandır yok, hadi hadi vardır birisi (?), aşk acısı mı çekiyorsun, kariyer peşinde misin bu arada işin neydi (sakın yeme), kimler kimler yuva kuruyor sen neden kuramıyorsun?

3- Neyin var?
Soruların en alası, en bitirimi, en sizi sizden alırsa size bırakmayanı olan bu sorunun cevabını alamıyorsanız zorlamayın aksi takdirde yukarıdakilerin size yaşattıklarından bin beterini tek bir soruyla, üstelik kendi sorunuzla yaşamanız mümkün.

Lütfen soru israfı yapmayın, karşınızdaki insanları cinnete sürüklemeyin, hem ne demiş ünlü düşünür İsmail YK "sorular sorular aklımdaki sorular at bunları kenara çünkü karşımdaki yeter bana".


Başlı başına bir yazı konusu oluşturabilecek soru manipülatörleri nam-ı diğer formspring apaçilerini ise bu başlıkta harcamak istemiyorum, hem zaten gidip formspring profilleri gezmem lazım.

23 Kasım 2010 Salı

hizmette sınır yok


Her kesime göre farklı değerlendirilen bir meslektir avukatlık;

1-AB Grubu diye tabir ettiğimiz insan kitlesine göre avukat bir araçtır, istenilen noktaya gelinmesi açısından ortaya çıkabilecek engelleri bertaraf etmek üzere amaca giden yolda mübahlıktan en fazla nasibini almış öğedir. Bu grubun da kendi içinde avukatından "git-hallet-gel" modeliyle yararlananlar, "hadi be" bulursun bir yolunu tavrını benimsemişler, "ne işe yararsın" diye çemkirenler ve avukatını baş danışmanı olarak addetmiş olanlar olmak üzere çeşitli türleri vardır ki bu türlere duruma göre a ve b grupları isimleri de verilmektedir.

Bu grup ve alt gruplarına vereceğiniz hukuki hizmetlerin yanında, şirketin iflas noktasına gelmesinden dolayı depresyona giren köpeklerinin psikolojik tedavisi, Genel Kurulda karşı tarafa "gol atıldığında" karşı tarafın yüz ifadelerinin izlemek ve daha sonra defalarca anlatmak suretiyle Saba Tümer kahkahasına maruz kalmak, yeni aldıkları spor otomobilin vergisi nedeniyle "zora girdikleri" için vekalet ücretini taksitlendirerek kredi kartı görevi görmek, boşanmadan önce mal kaçırma ihtimali olan kocayı BBG evine kapatmak gibi çeşitli sosyal hizmetler de yer almaktadır, mesleğin şanındandır. Parası en fazla olmasına rağmen avukatla en fazla pazarlık yapma özelliğini taşıyan bu grubun paraları "böyle böyle" kazandıkları ortadadır, sözün bittiği yerdir.

2- Maddi açıdan fena durumda olmayan, orta halli veya orta halli görünümlü gizli zenginlerden oluşan grup ise paranoyaklığı ve teslimiyetçiliği bir arada barındıran bu sebeple önceki grup gibi etinizden ve sütünüzden de yararlanmasa da üzerinizde yarattıkları stres nedeniyle sinir sistemizini alt üst eden insanlardan oluşmaktadır. Diğer grubun "git-hallet-gel" modeline karşı bu grup "hallettin mi-hallediyor musun-hallettin mi" geliştirmiş olup, "hadi be" ve "ne işe yararsın" modellerine ise büyük şüpheyle yaklaşmak suretiyle "olur mu dersin" "bunu yapabilir misin" yöntemlerini gururla sunmaktadır. "Çantalı hırsız" tabirinin bu gruptan çıktığı düşünülmektedir.

Bu gruba verilecek hizmetlerin çoğu yapılan hukuki işlemlerin tek tek anlatılması suretiyle öğreticilik rolü üstlenme ve anlamadıklarını gerekirse sabaha kadar tekrar ederek sabır, uyku, moral gibi insani duygu ve ihtiyaçların da vekalet ücreti dahilinde sunulmasından oluşur. Bu grubun en tehlikeli özelliği kendileri gibi meraklı akrabalarına da birer tur aynı şeyleri anlatma mecburiyeti barındırmaları olup, cinnet geçirme ihtimali başgösterebilir, adaçayı birebirdir. Bu grup parasal anlamda aşık usandıracak, avukat bıktıracak derecede nazlanmakta olup adamına göre "gerekirse kötü hizmet ve fakat az para" ile "iyi hizmet buradaysa naz yapalım belki işe yarar"cılar olarak iki de türü mevcuttur.

3- Geçmişin orta direği ve fakat günümüz piramidinin en alta yakın kısmına mensup kişiler ise genel olarak daha önce bir avukatla karşılaşmamış olmaları nedeniyle panik halde ve çekingen yapıdadır. Birkaç espri ve zoraki gülümseler ile bu durum giderilebilir amabuna alışık olmayan karşı tarafın aniden gereksiz samimiyete bürünmesi ile bir daha geri dönülemeyecek bir yola girilebilir, gözü dört açmak kulakları ise tümden kapatmak çözüm olarak önerilebilir.

Bu gruba verilecek hizmetler içerisinde empati yeteneğini "yetenek sizsiniz" yarışmasında Hülya Avşar'ı ağlatacak kadar had safhada tutmak suretiyle "dertler derya olmuş ben de bir sandal" şarkısına düetisyen olmak, iett'nin "nasıl gidilir" sitesinin ayaklı ve kollu ve her neyse insani figürü olarak tek tek ve anlaşılır biçimde güzergah ile ilişkili taşıtları tarif etmek (avukat İstanbul'un her yerindeki adliyelere gitmektedir, o bilmeyecektir de kendisi mi bilecektir) yer almaktadır ki bütün bunlar verilen hukuki hizmet karşılığında alınan ücretin.. hadi söylemeyeyim. Neyse ki ve hatta ironik olarak en kolay para henüz avukatla ilişkiler konusunda kaşarlanmamış bu gruptan alınmaktadır, ne derler ki o diyen de benim: "ilklerin önemi sonrakiler için örnek ve cesaret teşkil etmekten öteye gidemez" kapatıyoruz, teşekkürler.

4- Son grubumuz ise herhangi bir şekilde hukuki açıdan yardım almasına maddi açıdan imkan bulunmayan şahıslardan oluşmakta olup, bu insanların avukatlara saygı duyan ve avukatlardan korkan versiyonları mevcuttur. Adli yardım büroları sayesinde hizmete kavuşan bu insanlar minnet duygusuna en sahip grup olsalar da parayı bulsalar ne yapacakları belli olmadığı için şüphe çekmektedirler.

Bütün grupların ortak özelliği ise istisnalar haricinde avukatlarını satın aldıklarını zannettikleri için, günün her saati arayabilme, haftanın her günü çalışılmasını talep etme, bir tek kendi davası varmış ve davalar açısından her gün bir olay gerçekleşiyormuş gibi meraklı müvekkil kisvesi altında sorgu memurluğu yapma gibi negatif ve fakat teşekkür etme, heyecanlarını paylaşma, manevi tatmin yaratma, sevinçlerine ortak etme gibi de insani özellikleri vardır..... duygulanmadım, hayır, mümkün değil..

Çok cilveli mesleğim var, kaşı gözü durmuyor.